Hayvan zehri ve diğer zehirlerde bulunan toksinler, bize bedenin önemli hücresel fonksiyonlarını denetleyen proteinlerin işleyişi konusunda da net bir görüntü sunuyor. Örneğin balon balığının öldürücü zehri tetrodotoksin (TTX) üzerinde yapılan araştırmalar, sinir hücrelerinin iletişim biçimleri konusundaki ayrıntıları ortaya çıkardı.
Hawaii Üniversitesi’nden Angel Yanagihara, “İnsanların acısını azaltmak için yeni bileşimler bulmak üzere motive olmuş durumdayız,” diyor. “Ama bu tür bir çalışma yürütürken umulmadık şeyler de ortaya çıkarabiliyorsunuz.”
15 yıl önce kutu denizanası tarafından çarpılmasının öcünü almak amacıyla da harekete geçen Yanagihara, denizanası zehrini barındıran tüpçüklerde yaraları iyileştirme potansiyeline sahip bir madde keşfetmiş. “Zehrin kendisiyle hiçbir ilgisi yok,” diyor. “Zehirli bir hayvanla yakınlaşmam sayesinde umduğumdan çok daha fazla bilgiye sahip oldum ben...”
Zehir kaynaklı tedavi yeni bir fikir değil. Örneğin İS 2. yüzyıla ait Sanskrit metinlerinde görülüyor. İÖ 67 civarında, Roma’nın düşmanı olan ve toksikoloji konusuyla amatörce uğraşan Pontus Kralı VI. Mitridat’ın, yaralarına bozkır engereği zehri süren şamanlar tarafından savaş meydanında iki kere kurtarıldığına inanılıyor. (Kristalize edilmiş yılan zehri günümüzde Azerbaycan için tıbbi bir ihracat kalemi.)
Geleneksel Çin ve Hint tıbbında yüzlerce yıldır kullanılan Kobra zehri, homeopatik ağrı kesici olarak 1830’larda Batı dünyasına girdi.
Hayvan zehirlerini bir sağaltım yoluna dönüştürme bilimi, 1960’larda, İngiliz klinik tedavi uzmanı Hugh Alistair Reid’in Malezya engereği zehrinin derin ven trombozu (bacak toplardamarında pıhtılaşma) durumlarında kullanılabileceğini önermesiyle başladı. Reid, yılanın toksinlerinden biri olan ancrod isimli proteinin, fibrin proteinini kandan çekerek pıhtılaşmayı önlediğini keşfetmişti. Engerek zehrinden elde edilen pıhtı çözücü ilaç Arvin, Avrupa’daki hastanelere 1968 yılında ulaştı. Bugün Arvin’in yerini yılan zehrinden yapılan pıhtılaşmayı önleyen başka maddeler almış durumda. Günümüzde yüksek tansiyona karşı yaygın kullanımda olan ACE inhibitörü ilaç sınıfıysa 1970’lerde Brezilya engereğinin zehrinden geliştirildi.
Araştırmacılar, bu yılanlar tarafından sokulan muz plantasyonu çalışanlarının tansiyonlarının düşerek bayılma nedenlerini araştırmaya başlamış, daha sonra zehirde basınç düşürücü önemli bir bileşeni ortaya çıkarmıştı. Ancak ilaç şirketi yöneticilerini, yılanın dişlerinden gelen bir maddenin insan hayatını kurtaracağı konusunda ikna etmeleri gerekti. Ayrıca zehrin bir hapın içine koyulup hastalara verilmesi imkânsızdı. Yararlı bileşenlerinin moleküler düzeyde ayarlanması, boyutunun değiştirilmesi ve insan sindirim sisteminin gücüyle başa çıkması için üzerinde oynanması gerekiyordu. Sonuçta sentetik versiyonlardan biri insan üzerinde denendi ve 1975’te ağızdan alınan ilk yüksek tansiyon ilacı captopril kullanıma girdi. Öncülüğü captopril tarafından yapılan ACE inhibitörü sınıfı ilaçlar günümüzde tüm dünyada on milyonlarca insanın tedavisinde kullanılıyor, satışları milyarlarca dolara ulaşıyor.
Moleküler biyoloji gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, uzmanlara zehirleri ve hedeflerini anlama konusunda daha iyi yollar sunmaya devam ediyor. Bir zamanlar, şansa bel bağlamış durumda olan ilaç şirketleri zehrin etkilerini saptamak için binlerce bileşeni incelerken, günümüzün Toksin Tasarlayıcılığı gibi ileri teknoloji seçenekleri daha kesin ayrıntılar veriyor, spesifik moleküler kilitlere oturan tıbbi anahtarları şekillendirmeyi kolaylaştırıyor. Bu da, kahverengi yılanın zehrinden elde edilen kanamayı durdurucu bir spreyin yakın gelecekte kaza yerlerinde yaşam kurtaracağı ve mamba yılanındaki bir peptidin bir gün kalp hastalığını tedavi edeceği anlamına geliyor.
Hayvan zehrinin tıbbi gücü Zoltan Takacs’ ın yinelemekten bıkmadığı gibi “akıllara durgunluk verici.” Ancak bu gücün kaynaklarını, toksinlerin sunduğu bu olanakları tanımlayabilme hızımızdan daha çabuk kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Yılanlar, dünyanın farklı köşelerinde farklı yaşam şekillerine uyum sağlarken aynı zamanda birbirlerinden çok farklı zehirleri de evrimleştirdiler. Ama diğer birçok hayvan gibi yılanların da sayısı giderek azalıyor. Okyanuslar da baskı altında; kimyasal yapılarının değişmesi koni kabuklu salyangozdan ahtapota kadar umut vaat eden zehir kaynaklarının yok olmasına yol açabilir.
Takacs, “Yeryüzündeki biyolojik çeşitliliği koruyarak moleküler biyolojik çeşitliliğin değerini çok daha iyi anlayabiliriz,” diyor. Bu da korumacılık alanında verilen kararlarda doğanın en ölümcül zehirlerindeki molekülleri gündemde üst sıralara oturtacak. Ve böylece çok hayat kurtulacak.